Internet çıktı çıkalı yeni bir insan tipi türedi. Evet türedikleri doğru çünkü daha önce görmemiştik böylelerini. Bunlar büyük ihtimal internetten önce arkadaşları veya ahbapları arasında konuşurlardı, atıp tutarlardı, veya hiç konuşmaz içlerinde yaşarlardı ama dışarı hiçbir şey yansıtmazlardı. Internet çıkınca 'klavye delikanlıları' oldu bunlar. Ona buna ahkam kesip, 'her şeyi çözdüm ben, sen bir dur' naraları atıp (naraları kelimesini de böyle yazınca hiç hoş olmuyor, bi yerinde inceltme filan olsa bari) erdemli ve tekâmülü tamamlanmış insan tribine girdiler. Neymiş efendim adam dediğin şöyle olurmuş da kadın dediğin böyle olurmuş, hele dost dediğinin amma çok kriteri varmış arkadaş, bir insanla dost olabilmek için ne çok sınavdan geçmesi gerekirmiş. Valla benimkiler bildiğin güven esasına dayanıyor. Çok da memnunum. Benim kriterim güven; yok o şartta yanımda durursa, bu şartta arkamda durup destek olursa, şu şartta hiç yanıma yaklaşmazsa, belki biraz elini omzuma atıp 'naber' deyip sonra evinin yolunu tutarsa sa sa sa gibi kriterlerim yok. Bu klavye başında düşünce filtresi olmaksızın yazanlar hangi kavime mensuplar acaba?
Onlara göre insanlar hep ikiye hatta üçe dörde ayrılıyor. Böl böl bitiremediler yani. Yeni trende baya ayak uydurmuş durumdalar anlayacağınız. Kendileri de bir çözmüş ki bütün ilişkileri, sosyal analizler, çıkarımlar önermeler havalarda uçuşuyor. Sanırsın doktora tezi yazıyor mübarekler. Gerçi bütün doktora tezleri de "hayatımızı kurtarmıyor" orası ayrı. Neyse bu klavye delikanlıları bir şeyler yaşamıyor değil, elbette yaşıyorlar (chat odalarında değil ama!). Yalnız sorun şu ki, yaşadıkları şeye verecekleri tepkiyi maalesef onlara değil bize veriyorlar. Her biri birer filozof kesilip, adeta hayatındaki olumsuzlukları klavyenin başında kusuyorlar. En iyi çözümü başkalarını suçlayıp, hatadan sıyrılmakta buluyorlar. Sırf insan ilişkileri de değil üstelik, din, siyaset her konuda böyle delikanlılarımız var. Sanırım olmaya da devam edecekler. Bilgisayar başından iktidar partisine saldırıp, evlerine gelen misafire "Adamlara helal olsun, buluyorlar yollarını" diyecekler. Çünkü insan, değiştirmesi gereken en kötü özelliğinin, ikiyüzlülüğünün farkında değil. İkiyüzlü olduğunu kendine itiraf etmedikçe ve riyakarlığa devam ettikçe bunu kanıksıyor. Kendini de klavye karşısında baya rahat hissediyor. Yüz yüze söylemeye cesaret edemediği her şeyi internet ortamında gaaaayet rahat saydırıyor.
Ahh bir de "klavye annelerine" değinmeden geçemeyeceğim. Klavye anneleri, çocukları doğmadan önce ay ay göbeklerinin fotoğraflarını çekip, 34879 tane albüm yapıp, doğuma "gerisayım" yaparak herkesten dua isteyip, çocuk doğduğu an "meşguliyetlerinden" hiçbir paylaşımda bulunmayanlardır. Madem sosyal medya bağımlısısın birinden rica et, doğum odasını süsletmek için 2000 TL harcayacağın kadar bir sosyal medya uzmanına "bebek gönderileri" için para ver. Ama ne var ki, nazar değer! O ana kadar 34879 albüme değmeyen nazar, bebeğin ayak parmağı görünse değiyor, işte böyle bir meret bu.
Bu anneler, aslında 3 adet söz, 5 adet nişan, 8 adet düğün (evet çok severim o iskambil oyununu) albümü yaparken uyanmalıydık, hata bizde. Sen balayındaki yemek masasını hem de balayı günü paylaşan kadından anne olunca nasıl "sakin ve normal" olmasını bekleyebilirsin ki? Kadın adeta bunları paylaşmak için yaşıyor, hatta yaşamıyorsak bizlere mesaj veriyor, "bakın ben nasıl mutluyum, ölüyorum keyiften, siz de yaşayın" diyor. Ama gel gör ki, her mutlu saniyesini, o saniyede sosyal medyaya aktaran kadın, evindeki bağırış çağırışlarını, huzursuzluklarını, başarısızlıklarını, depresyonunu, bıkkınlığını hep içine (!) atıyor. Yok yahu ne içine atması, onu en çok dinleyen hemcinsini karşısına alıp, içini boşaltıp hafiflemiş bir şekilde hayatına devam ediyor. Farkında mısınız ne kadar sahte hayatlar bunlar? Elbette sosyal medya bir insanı analiz etmek için çok çok yetersiz. Bu büyük bir haksızlık olur fakat bu tip insanların sosyal medya profillerindeki "istikrarlı sahtelik" onlar için sağlam bir done oluşturuyor (hooop bunu ingilizce "done" olarak okudunuz biliyorum ama ben kanıt demek istedim). Ben bunun biraz da topluma bağlı olduğunu düşünüyorum. Aslında belki de o kadın, biz onda ne görmek istersek bize onu gösteriyor. Bak sözlendim, nişanlandım, evlendim, ben "yalnız değilim" diyor (yanılgının devliğine gel, kaç evli kadın yapayalnız o evlerinde). Ne büyük bir fanus...
Aslında etrafı ve çevresi mutluluğun gösterilmesi ve ispatlanması gereken bir şey olduğunu öğrettikleri için o kadınlar ne kadar şanssız. Mutluluğun bir yol olduğunu, yaşadığın her iyi kötü anına, sonuca ulaşmak olsun olmasın (hatta sonuç diye bir şey olmadığını bilerek) şükretmek gerektiğini bilmediği için o kadınlar ne kadar güçsüz. Hep bir şeylere ulaşıp, ona ulaştığını ifşa eden bir sistem üzerine kurulmuş bir mutluluk algoritması ne kadar gerçekçi? Bence değil.
Hatice çok uzun oldu da neticeye gelirsek, klavye ile doğmadınız arkadaş, şimdi onu sakince yere bırakın ve dışarı çıkıp güzel bir nefes alın.
Hayat gerçekten çok güzel.
25.03.2015
9.03.2015
Internet ile iletişmek
6 sene filan olmuş yazmamışım, ki diğer yazdıklarım da alıntılardı zaten. "Bunlar da burada dursun." mantığıyla adeta dropbox niyetine kullandığım bir blog'du bu. (Küçük bir itiraf, bayaa ergen blogu idi)
Ama şimdi biraz dökeyim aklımdakileri diyorum... Bakalım ne kadar başarabileceğim.
Şimdiiiiii, madem blog yazıyoruz, ilk konu; internet alemindeki iletişim olmalı bence. Şu hayatta -meli -malı ları bıraksak ne şahane olur ya! Şimdi bu iletiliş, hatta iletilemeyiş, bir laf sokayım da alınsın, karalar bağlasın, mutsuzluktan gebersin mantığı beni ziyadesiyle üzmekte. Herkes aslında olmadığı biri gibi -gibisi fazla tam da öyle- hatta adeta herkes birer adet Şems birer adet Mevlana gibi "ben harikayım, mükemmellikten selamlar" anafikri çerçevesinde bir iletiler iletmekte. O iletiler iletilen yerlere gitmekte mi belli dahi değil. (Dahi anlamındaki dahi'yi ayrı yazmanın heyecanındayım şuan.)
Şaka bir yana, insanın bastıra bastıra söylediği bazı şeyleri hiç de yaşamadığını öğrenmişlerdenim ben. "O kadar çok kazık yedim ki, o kadar olur" minvalinde (öhö öhö ben minval gördüm. Babamın minvali var.) söylenen, yazılan paylaşılan hiçbir şeyin -e hadi çoğu şeyin- gerçek olduğunu görmedim. Herkes kendini bir aklama peşinde koşmakta, sanki o güzel cümleleri yazınca o yaşadığı olay her neyse ondan bir puan galip geldiğini ispatlamakta. Bence bu kadar "vecize" paylaşan insanlar şöyle düşünüyor: "Dur ben hemen bir Mevlana paylaşayım da herkes ne kadar haklı olduğumu görsün, sonuçta kazık yiyen benim, benim paylaşmam gerekir." Yani tabi bu kadar uzun boylu düşünmüyor olabilirler, neticede bir "paylaş" butonundan bahsediyoruz. Hatta sanal bir ortamdan bahsediyoruz.
Her neyse, rica ediyorum siz siz olun, ciddiyim başkası olmayın kendiniz olun, sizi kırana açın, küfür edin kapatın, adam toplayın dövdürün (yav he he), olur mu canım öyle şey buluşun anlatın derdinizi, içinizde kalmasın tabi ama yeri inanın sanal alem değil, komik oluyor, güldürmeyin.
İnternet üzerinden iletişim, çok fazla yanlış anlaşılmalara meydan veriyor. Geçen gün üst düzey bir yöneticinin, tamamlanmış önemli bir iş haberini verdiğim maile "cevapla" yaparak (reply yazıyordum neredeyse, kahretsin son derece Amerikanım) cevap mailinde(elektronik posta diyemem çok uzun, kimse kusura bakmasın) gülücük yapması üzerine sayfayı defalarca f5 yapmışlığım vardır. Bu arada çok parantez içi yazarım ben, parantezler kendi başına birer hikâyedir. Anlayana! Şaka ya şaka ne hikayesi, konuşur gibi yazmak istediğimden oluyor tabi.
Her neyse bu internet alemindeki iletişim yanlış anlaşılıyor bazen. Bir kere ben çok mimik kullanan bir insanım mesela. Benim cümleye ihtiyacım yoktur bazen kendimi anlatmak için. O yüzden bana acayip zor geliyor bir mailde kendimi tamamen anlatmak. Bir şeyi güzel güzel anlatayım diyorum bir bakıyorum NUTUK-2, böyle bir şey olamaz. Karşımdaki beni 100 Yaşında zannediyor. Zira'lar, -mektedir -maktadır'lar, arz ederim'ler, neler neler. Sanki bir resmi yazı. Hadi diyorum ben ben olayım, e napayım o zaman emojilerle mi konuşayım, olmaz ki! Düşünsenize şöyle bir iş maili :"Tamam toplantı 5 gibi biterse ordan noktanoktaya geçer hallederiz o işi 👍😃💃 yalnız zaman sıkıntımız fena aslında 😖😖" (eğer emojiler çıkmazsa oralarda bir takım yüz ifadeleri var gibi hayal edin.)Yok yok yeniden düşündüm de en Sevdiğim iletişim yüzyüze olan kesin.
Yazsam çok yazarım da bırakayım bakalım devam etmeyi isteyecek miyim? Okuyan okumayan, ama en çok da kendime selam olsun. Yıllar sonra dönüp bakacağım yine biliyorum.
Şimdiiiiii, madem blog yazıyoruz, ilk konu; internet alemindeki iletişim olmalı bence. Şu hayatta -meli -malı ları bıraksak ne şahane olur ya! Şimdi bu iletiliş, hatta iletilemeyiş, bir laf sokayım da alınsın, karalar bağlasın, mutsuzluktan gebersin mantığı beni ziyadesiyle üzmekte. Herkes aslında olmadığı biri gibi -gibisi fazla tam da öyle- hatta adeta herkes birer adet Şems birer adet Mevlana gibi "ben harikayım, mükemmellikten selamlar" anafikri çerçevesinde bir iletiler iletmekte. O iletiler iletilen yerlere gitmekte mi belli dahi değil. (Dahi anlamındaki dahi'yi ayrı yazmanın heyecanındayım şuan.)
Şaka bir yana, insanın bastıra bastıra söylediği bazı şeyleri hiç de yaşamadığını öğrenmişlerdenim ben. "O kadar çok kazık yedim ki, o kadar olur" minvalinde (öhö öhö ben minval gördüm. Babamın minvali var.) söylenen, yazılan paylaşılan hiçbir şeyin -e hadi çoğu şeyin- gerçek olduğunu görmedim. Herkes kendini bir aklama peşinde koşmakta, sanki o güzel cümleleri yazınca o yaşadığı olay her neyse ondan bir puan galip geldiğini ispatlamakta. Bence bu kadar "vecize" paylaşan insanlar şöyle düşünüyor: "Dur ben hemen bir Mevlana paylaşayım da herkes ne kadar haklı olduğumu görsün, sonuçta kazık yiyen benim, benim paylaşmam gerekir." Yani tabi bu kadar uzun boylu düşünmüyor olabilirler, neticede bir "paylaş" butonundan bahsediyoruz. Hatta sanal bir ortamdan bahsediyoruz.
Her neyse, rica ediyorum siz siz olun, ciddiyim başkası olmayın kendiniz olun, sizi kırana açın, küfür edin kapatın, adam toplayın dövdürün (yav he he), olur mu canım öyle şey buluşun anlatın derdinizi, içinizde kalmasın tabi ama yeri inanın sanal alem değil, komik oluyor, güldürmeyin.
İnternet üzerinden iletişim, çok fazla yanlış anlaşılmalara meydan veriyor. Geçen gün üst düzey bir yöneticinin, tamamlanmış önemli bir iş haberini verdiğim maile "cevapla" yaparak (reply yazıyordum neredeyse, kahretsin son derece Amerikanım) cevap mailinde(elektronik posta diyemem çok uzun, kimse kusura bakmasın) gülücük yapması üzerine sayfayı defalarca f5 yapmışlığım vardır. Bu arada çok parantez içi yazarım ben, parantezler kendi başına birer hikâyedir. Anlayana! Şaka ya şaka ne hikayesi, konuşur gibi yazmak istediğimden oluyor tabi.
Her neyse bu internet alemindeki iletişim yanlış anlaşılıyor bazen. Bir kere ben çok mimik kullanan bir insanım mesela. Benim cümleye ihtiyacım yoktur bazen kendimi anlatmak için. O yüzden bana acayip zor geliyor bir mailde kendimi tamamen anlatmak. Bir şeyi güzel güzel anlatayım diyorum bir bakıyorum NUTUK-2, böyle bir şey olamaz. Karşımdaki beni 100 Yaşında zannediyor. Zira'lar, -mektedir -maktadır'lar, arz ederim'ler, neler neler. Sanki bir resmi yazı. Hadi diyorum ben ben olayım, e napayım o zaman emojilerle mi konuşayım, olmaz ki! Düşünsenize şöyle bir iş maili :"Tamam toplantı 5 gibi biterse ordan noktanoktaya geçer hallederiz o işi 👍😃💃 yalnız zaman sıkıntımız fena aslında 😖😖" (eğer emojiler çıkmazsa oralarda bir takım yüz ifadeleri var gibi hayal edin.)Yok yok yeniden düşündüm de en Sevdiğim iletişim yüzyüze olan kesin.
Yazsam çok yazarım da bırakayım bakalım devam etmeyi isteyecek miyim? Okuyan okumayan, ama en çok da kendime selam olsun. Yıllar sonra dönüp bakacağım yine biliyorum.
24.11.2009
keşke...
Bu sözcüğü kaç konuşmanızın başına eklemişseniz onca ıskalamışsınızdır hayatı…
Dört mevsimlik bir sene olsa ömür, “keşke”, onun güzüne denk gelir.
Hepten vazgeçmek için erkendir, telafi etmek için geç…
Mağlubiyetin takısıdır “keşke”...
Kaçırılmış fırsatların, bastırılmış duyguların, harcanmış hayatların, boşa yaşanmış ya da hakkıyla yaşanamamış yılların, gecikmiş itirafların ağıtıdır.
Çarpılıp çıkılmış bir kapıda, yazılıp yollanmamış bir mektupta, gözyumulmuş bir haksızlıkta, vakit varken öpülmemiş bir elde, dilin ucuna gelip ertelenmiş bir sözdedir.
Feri sönmüş bir çift gözde ya da yitip gitmiş bir güzelliğin ardından iç çekişte…
“Yolunu gözlemeseydim”, “öyle demeseydim”, “terk edip gitmeseydim”, “en güzel yıllarımı vermeseydim” diye diye sızlanır gider.
“Keşke”nin panzehiri “İyi ki”dir.
İlki ne kadar pısırıksa, ikinci o denli yiğittir.
“Keşke”, çoğunlukla bir “ahh”la kopup gelir ciğerden… esefler, hayıflanmalar, yerinmeler sürükler peşinden…
“İyi ki” ise, muzaffer bir “ohh”la büyür; cüretiyle öğünür.
“Keşke”li cümlelerde nasıl yaşanmamışlığın, yarım kalmışlığın o ezik tuzu kuruluğu varsa, “iyi ki”lilerde de göze alabilmişliğin, riske girebilmişliğin, tadına varabilmişliğin mağrur yaraları kanar.
Okulu hiç kırmamışsınızdır, sinemada öpüşmemişsinizdir; dokundurtmamışsınızdır kendinize, bir kez olsun gemileri yakmamışsınızdır.
Konuşmanız gerektiğinde susmuş, koşacağınız zaman durmuş, sarılacağınız yerde kopmuşsunuzdur.
Bir insana, bir işe, bir davaya ömrünüzü adamışsınızdır.
O insanın, o işin, o davanın, bunu hak etmediğini sezmenin hayal kırıklığındadır “keşke”...
“Şimdiki aklım olsaydı” dövünmesindedir.
Geriye dönüp baktığınızda, ayıplara, yasaklara, korkulara, tabulara feda edilmiş, “Ne derler” e kurban verilmiş, son kullanma tarihi geçmiş bir yığın haz, bilinçaltından el sallar.
“Keşke” cilerin hayatı, kasvetli bir pişmanlıklar mezarlığıdır.
“İyi ki” öyle mi ya…!
Onda, yara bere içinde de olsa, yana yana, ama doyasıya yaşamış olmanın iç huzuru ve haklı gururu haykırır.
“İyi ki”lerinizi toplayın bugün ve “keşke”lerinizden çıkartın.
Fazlaysa kardasınız demektir.
Aldırmayın yüreğinizdeki kramplara, mahzun hatıralara… Rüzgarlarla koştunuz ya…
“Keşke”leriniz, “İyi ki”lerden çoksa…
Telafi için elinizi çabuk tutun.
Tutun ki, yolunuzu gözlerken terk ettiğinizle bir gün yeniden karşılaştığınızda siz susarken, feri sönen gözleriniz “keşke” diye nemlenmesin...
Dört mevsimlik bir sene olsa ömür, “keşke”, onun güzüne denk gelir.
Hepten vazgeçmek için erkendir, telafi etmek için geç…
Mağlubiyetin takısıdır “keşke”...
Kaçırılmış fırsatların, bastırılmış duyguların, harcanmış hayatların, boşa yaşanmış ya da hakkıyla yaşanamamış yılların, gecikmiş itirafların ağıtıdır.
Çarpılıp çıkılmış bir kapıda, yazılıp yollanmamış bir mektupta, gözyumulmuş bir haksızlıkta, vakit varken öpülmemiş bir elde, dilin ucuna gelip ertelenmiş bir sözdedir.
Feri sönmüş bir çift gözde ya da yitip gitmiş bir güzelliğin ardından iç çekişte…
“Yolunu gözlemeseydim”, “öyle demeseydim”, “terk edip gitmeseydim”, “en güzel yıllarımı vermeseydim” diye diye sızlanır gider.
“Keşke”nin panzehiri “İyi ki”dir.
İlki ne kadar pısırıksa, ikinci o denli yiğittir.
“Keşke”, çoğunlukla bir “ahh”la kopup gelir ciğerden… esefler, hayıflanmalar, yerinmeler sürükler peşinden…
“İyi ki” ise, muzaffer bir “ohh”la büyür; cüretiyle öğünür.
“Keşke”li cümlelerde nasıl yaşanmamışlığın, yarım kalmışlığın o ezik tuzu kuruluğu varsa, “iyi ki”lilerde de göze alabilmişliğin, riske girebilmişliğin, tadına varabilmişliğin mağrur yaraları kanar.
Okulu hiç kırmamışsınızdır, sinemada öpüşmemişsinizdir; dokundurtmamışsınızdır kendinize, bir kez olsun gemileri yakmamışsınızdır.
Konuşmanız gerektiğinde susmuş, koşacağınız zaman durmuş, sarılacağınız yerde kopmuşsunuzdur.
Bir insana, bir işe, bir davaya ömrünüzü adamışsınızdır.
O insanın, o işin, o davanın, bunu hak etmediğini sezmenin hayal kırıklığındadır “keşke”...
“Şimdiki aklım olsaydı” dövünmesindedir.
Geriye dönüp baktığınızda, ayıplara, yasaklara, korkulara, tabulara feda edilmiş, “Ne derler” e kurban verilmiş, son kullanma tarihi geçmiş bir yığın haz, bilinçaltından el sallar.
“Keşke” cilerin hayatı, kasvetli bir pişmanlıklar mezarlığıdır.
“İyi ki” öyle mi ya…!
Onda, yara bere içinde de olsa, yana yana, ama doyasıya yaşamış olmanın iç huzuru ve haklı gururu haykırır.
“İyi ki”lerinizi toplayın bugün ve “keşke”lerinizden çıkartın.
Fazlaysa kardasınız demektir.
Aldırmayın yüreğinizdeki kramplara, mahzun hatıralara… Rüzgarlarla koştunuz ya…
“Keşke”leriniz, “İyi ki”lerden çoksa…
Telafi için elinizi çabuk tutun.
Tutun ki, yolunuzu gözlerken terk ettiğinizle bir gün yeniden karşılaştığınızda siz susarken, feri sönen gözleriniz “keşke” diye nemlenmesin...
22.03.2009
kaç kopyayız biz?
Hiç düşündünüz mü orjinal kişiliklerinizden
Kaç kopya çıkarılabileceğini?
Kaç farklı hayatı birarada yaşadığınızın farkında mısınız?
İstemeden yaptıklarınız isteyip yapamadıklarınız, gündüz yapıp gece pişman olduklarınızla nasıl çaresizce başka başka dünyalara doğru kanat çırpmaya çabaladığınızı farkediyor musunuz?
Bir dost nikahının ortasında birden bastıran hüznün, bir büyüğün cenazesinde karşılaştığınız eski bir sevgiliyle çıkagelen coşkunun, sizi nasıl kopya kopya çoğalttığını ve tek bir sizden ne çok sizler yarattığını biliyor musunuz?
Sınırlı bir hayatı çabucak tüketmek için dörtnala koşturup dururken, bir an olsun, durup, geride kaç farklı ayak izi bıraktığımıza dikkat ediyor musunuz?
Sahi kaç kopyayız biz?
Aynı beden içinde kaç farklı ruh halini aynı anda yaşayıp, kaç farklı kişiliğe bürünebiliyoruz?
Bu kişiliklerin hangisi biziz, hangisi fotokopimiz?
James Bond filmlerindeki kibar, yakışıklı ve aynı zamanda da güçlü İngiliz salon erkeklerini hayran hayran izleyen kadın mı size daha yakın, yoksa motorsikletli bir James Dean serseriliğine tutulup maceralar özleyen mi?
Ne zaman Maryl Streep'in çehresindeki duruluğun ve gizemin büyüsüne kapılıp dingin hayatlar hayal ettiğinizi, ne zaman herşeye boşverip Madonna'nın isyana ve günaha çağıran sesine koştuğunuzu kendinize itiraf edebilir misiniz?
Huzurlu bir dağ başında sadece ırmak şırıltısı ve kuş sesleriyle sakin bir hayatı düşleyen bıkkınlar mısınız, yoksa deniz kenarında bile televizyonlarını ve cep telefonlarını elinden bırakamayan gönüllü kent mahkumları mı? Ya aynı anda ikisine birden özenmenizi nasıl açıklayacaksınız..?
Hangi kopyanız "Kaçıp gidelim uzaklara" diyor, siz sıkı sıkıya bu topraklara bağlı dururken...
Üfürükçülük adı altında bastırılmış içgüdülerinden cinsel fantaziler üreten din adamlarını, ölümcül hırslarını sahte bir gülücükle maskeleyen siyaset ikonalarını, maçlarda birer küfür mitralyözüne dönüşen kibar işadamlarını görünce sistemin ne çok kopya ürettiğine şaşıyor musunuz?
Kinler, sevgiler, öfkeler, kahkahalar ve gözyaşlarıyla örülmüş, çok kopyalı bir hayatı nasıl kendinize bile söylemeye cesaret edemediğiniz bir tür iki (üç-dört..?) yüzlülükle yaşayıp gittiğinizi farkediyor musunuz?
Her akşam haberlerin karşısında genç mezarların ardından gözyaşı dökerken, sonra nasıl birden unutup kendi bencil dünyanıza çekilebiliyorsunuz?
Resmi bir toplantının ortasında, aklınızdan masanın üzerindeki kalın raporun sayfalarından oyuncak uçaklar yapıp, tek tek aşağı atmak geçerken hala büyük bir ciddiyetle kös kös oturuyor olmanızı gülümseyerek mi hatırlıyorsunuz, üzülerek mi..?
Aklınızdan geçeni yapamamanın, ruhunuz kopya kopya çoğalırken asıl hayatı tek kopya olarak tüketiyor olmanın bedelini biliyor musunuz?
Kopyalarınızı, orjinal kimliğinizle konuşturuyor musunuz hiç...?
İçinizdeki canavar, ruhunuzdaki melekle hesaplaşıyor mu?
Hangisinin ne zaman, nasıl ortaya çıkacağını denetleyebiliyor musunuz?
Siz kopya sandıklarınızın bir bileşkesi misiniz, yoksa kopyalarınız da aslınıza mı benziyor?
Bilmeden her kopyada aslınızı yeniden mi üretiyorsunuz?
Göçüp giderken ardınızda kaç asıl, kaç suret bırakacaksınız?
Kaçının hatırlanmasını isteyecek, kaçından utanacaksınız?
Sahi, kaç kopyasınız siz...?
Hangisi sizsiniz, hangisi fotokopiniz...?
Kaç kopya çıkarılabileceğini?
Kaç farklı hayatı birarada yaşadığınızın farkında mısınız?
İstemeden yaptıklarınız isteyip yapamadıklarınız, gündüz yapıp gece pişman olduklarınızla nasıl çaresizce başka başka dünyalara doğru kanat çırpmaya çabaladığınızı farkediyor musunuz?
Bir dost nikahının ortasında birden bastıran hüznün, bir büyüğün cenazesinde karşılaştığınız eski bir sevgiliyle çıkagelen coşkunun, sizi nasıl kopya kopya çoğalttığını ve tek bir sizden ne çok sizler yarattığını biliyor musunuz?
Sınırlı bir hayatı çabucak tüketmek için dörtnala koşturup dururken, bir an olsun, durup, geride kaç farklı ayak izi bıraktığımıza dikkat ediyor musunuz?
Sahi kaç kopyayız biz?
Aynı beden içinde kaç farklı ruh halini aynı anda yaşayıp, kaç farklı kişiliğe bürünebiliyoruz?
Bu kişiliklerin hangisi biziz, hangisi fotokopimiz?
James Bond filmlerindeki kibar, yakışıklı ve aynı zamanda da güçlü İngiliz salon erkeklerini hayran hayran izleyen kadın mı size daha yakın, yoksa motorsikletli bir James Dean serseriliğine tutulup maceralar özleyen mi?
Ne zaman Maryl Streep'in çehresindeki duruluğun ve gizemin büyüsüne kapılıp dingin hayatlar hayal ettiğinizi, ne zaman herşeye boşverip Madonna'nın isyana ve günaha çağıran sesine koştuğunuzu kendinize itiraf edebilir misiniz?
Huzurlu bir dağ başında sadece ırmak şırıltısı ve kuş sesleriyle sakin bir hayatı düşleyen bıkkınlar mısınız, yoksa deniz kenarında bile televizyonlarını ve cep telefonlarını elinden bırakamayan gönüllü kent mahkumları mı? Ya aynı anda ikisine birden özenmenizi nasıl açıklayacaksınız..?
Hangi kopyanız "Kaçıp gidelim uzaklara" diyor, siz sıkı sıkıya bu topraklara bağlı dururken...
Üfürükçülük adı altında bastırılmış içgüdülerinden cinsel fantaziler üreten din adamlarını, ölümcül hırslarını sahte bir gülücükle maskeleyen siyaset ikonalarını, maçlarda birer küfür mitralyözüne dönüşen kibar işadamlarını görünce sistemin ne çok kopya ürettiğine şaşıyor musunuz?
Kinler, sevgiler, öfkeler, kahkahalar ve gözyaşlarıyla örülmüş, çok kopyalı bir hayatı nasıl kendinize bile söylemeye cesaret edemediğiniz bir tür iki (üç-dört..?) yüzlülükle yaşayıp gittiğinizi farkediyor musunuz?
Her akşam haberlerin karşısında genç mezarların ardından gözyaşı dökerken, sonra nasıl birden unutup kendi bencil dünyanıza çekilebiliyorsunuz?
Resmi bir toplantının ortasında, aklınızdan masanın üzerindeki kalın raporun sayfalarından oyuncak uçaklar yapıp, tek tek aşağı atmak geçerken hala büyük bir ciddiyetle kös kös oturuyor olmanızı gülümseyerek mi hatırlıyorsunuz, üzülerek mi..?
Aklınızdan geçeni yapamamanın, ruhunuz kopya kopya çoğalırken asıl hayatı tek kopya olarak tüketiyor olmanın bedelini biliyor musunuz?
Kopyalarınızı, orjinal kimliğinizle konuşturuyor musunuz hiç...?
İçinizdeki canavar, ruhunuzdaki melekle hesaplaşıyor mu?
Hangisinin ne zaman, nasıl ortaya çıkacağını denetleyebiliyor musunuz?
Siz kopya sandıklarınızın bir bileşkesi misiniz, yoksa kopyalarınız da aslınıza mı benziyor?
Bilmeden her kopyada aslınızı yeniden mi üretiyorsunuz?
Göçüp giderken ardınızda kaç asıl, kaç suret bırakacaksınız?
Kaçının hatırlanmasını isteyecek, kaçından utanacaksınız?
Sahi, kaç kopyasınız siz...?
Hangisi sizsiniz, hangisi fotokopiniz...?
19.01.2009
su gibi...
Şimdi sen "su" olduğunu düşün. Su kadar özel, su kadar faydalı ve su kadar çok, tükenmez... İnanıyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çeşmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın. Yani seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsın...
Unutma; Daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin... Gürültünün parçası olursun sadece!..
Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü; "Su nasılsa burada, lüzum yok ki suyu kana kana içmeye" diye düşünürler... Aynen, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi!
Ormandaki hiç bir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye kadar. Hepsi, hep sabahın en sakin anını bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için. Gittiler ve sakin sakin ihtiyaçlarını giderdiler; Onlar için en uygun olan, kendi istedikleri zamanda...
Sen, hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez... Ve su gibi hayat kaynağı olduğunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol; Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!.. Sen bir su ol... Ama rahmet ol; Afet değil ! Su isen tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme; Sana "felaket" denmesin!
Su isen bir bardağa sığabil ki; Damarlara giresin!.. Su; Tanrı’nın insanlar için yarattığı en büyük nimetlerden biri... Unutma; Ve suya benzediğini unutma. Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi faydalı, su gibi lüzumlu ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu da unutma.
Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de "kıyametler" koparıcı olabileceğini unutma... Unutma; Senin işin rahmet olmak, afet değil! Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabileceğin; Küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, hayat verirsin çevrene. Ve yaşayabilirsin dünya dönmesine devam ettiği müddetçe. Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen; korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi.
Tercih elindeydi hep ve hep de "senin" ellerinde olacak... Ya tutmayı öğreneceksin dilini; veya hiç durmadan konuştuğun için, sadece bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin çevrendeki insanlara! Ama yapman gereken su, değil mi; Düşüneceksin ne zaman ne söyleyeceğini. Düşüneceksin kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp, anlamadığını. Düşüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini... Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin...
Ve konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun kelimeleri seçmeye çalışacaksın...Ahmak olmayan yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, vakit yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bindireceğin kişinin "kıyıya yanaşmasını" bekleyeceksin!..
Demeyeceksin;"Ben canım isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!.." Demeyeceksin; "Ben aklıma geleni aklıma geldiği biçimde söylerim. Karşımdaki de değil duymak, değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda!.." Keşke öyle olsaydı. Keşke haklı olsaydın, ama maalesef değil...
Ağzını açıp "Şelaleden dökülen suyu" içmeye çalışan bir tavşan gördün mü hiç?.. Veya önüne çıkan ağaçları dahi sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğraşan bir ceylan gördün mü? Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler; Beyni olan her yaratık gibi!
Hadi... Sen şimdi "su olduğunu" düşün, ve kendini "su gibi" hisset...
Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı... Su gibi hayat kaynağı ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu hatırla...
Ama yine su gibi "bir küçük bardağın içine" sığdır ki kendini;
Girebilmeyi öğren insanların damarlarına. Hayat ver... Vazgeçilmez ol!!..
Unutma; Daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin... Gürültünün parçası olursun sadece!..
Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü; "Su nasılsa burada, lüzum yok ki suyu kana kana içmeye" diye düşünürler... Aynen, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi!
Ormandaki hiç bir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye kadar. Hepsi, hep sabahın en sakin anını bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için. Gittiler ve sakin sakin ihtiyaçlarını giderdiler; Onlar için en uygun olan, kendi istedikleri zamanda...
Sen, hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez... Ve su gibi hayat kaynağı olduğunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol; Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!.. Sen bir su ol... Ama rahmet ol; Afet değil ! Su isen tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme; Sana "felaket" denmesin!
Su isen bir bardağa sığabil ki; Damarlara giresin!.. Su; Tanrı’nın insanlar için yarattığı en büyük nimetlerden biri... Unutma; Ve suya benzediğini unutma. Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi faydalı, su gibi lüzumlu ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu da unutma.
Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de "kıyametler" koparıcı olabileceğini unutma... Unutma; Senin işin rahmet olmak, afet değil! Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabileceğin; Küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, hayat verirsin çevrene. Ve yaşayabilirsin dünya dönmesine devam ettiği müddetçe. Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen; korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi.
Tercih elindeydi hep ve hep de "senin" ellerinde olacak... Ya tutmayı öğreneceksin dilini; veya hiç durmadan konuştuğun için, sadece bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin çevrendeki insanlara! Ama yapman gereken su, değil mi; Düşüneceksin ne zaman ne söyleyeceğini. Düşüneceksin kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp, anlamadığını. Düşüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini... Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin...
Ve konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun kelimeleri seçmeye çalışacaksın...Ahmak olmayan yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, vakit yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bindireceğin kişinin "kıyıya yanaşmasını" bekleyeceksin!..
Demeyeceksin;"Ben canım isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!.." Demeyeceksin; "Ben aklıma geleni aklıma geldiği biçimde söylerim. Karşımdaki de değil duymak, değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda!.." Keşke öyle olsaydı. Keşke haklı olsaydın, ama maalesef değil...
Ağzını açıp "Şelaleden dökülen suyu" içmeye çalışan bir tavşan gördün mü hiç?.. Veya önüne çıkan ağaçları dahi sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğraşan bir ceylan gördün mü? Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler; Beyni olan her yaratık gibi!
Hadi... Sen şimdi "su olduğunu" düşün, ve kendini "su gibi" hisset...
Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı... Su gibi hayat kaynağı ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu hatırla...
Ama yine su gibi "bir küçük bardağın içine" sığdır ki kendini;
Girebilmeyi öğren insanların damarlarına. Hayat ver... Vazgeçilmez ol!!..
21.12.2008
zaman paradoksu
Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var.
Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.
Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var.
Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var.
Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var.
Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz, çok az okuyor çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz.
Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık.
Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.
Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik.
Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık.
Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var.
Dış Uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik.
Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık.
Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik.
Atoma hükmettik, ama önyargılarımıza edemedik.
Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz.
Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz.
Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik.
Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlaryapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz.
Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.
Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir.
Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir.
Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız.
Yaşam, aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür.
George Carlin
George Carlin
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)